ARA

Ben

Fotoğrafım
Kıyameti koparacaksın önce... Cenneti ondan sonra yaratabilirsin.

27 Şubat 2010 Cumartesi

la finestra di fronte

uzun zamandır bir film hakkında bunu söylememiştim -hatta belki hiç böyle bir şey söylemedim ben- ama: zaman kaybı.
oyunculuk değerlendirmesi yapabileceğiniz herhangi bir sahne yok; hele bir sevişme sahnesi var ki dillere destan, yıldızlar petting dalında altın madalya almalı... homoseksüel dede sarsılmışlığı çok iyi yansıtmış, o kadar.
herhangi bir şeyi, herhangi bir tarzda anlatan, herhangi bir film.
canınız sıkılıyorsa, kulak karıştırmak yerine bu filmi izleyebilirsiniz.

gül.

dikenler içindeki güller, güller içindeki bülbüller, bülbüllerin şakıyışlarında saklanmış aşk masalları ve vesaire ve neyse'lerle donattığım tüm deklarasyonlarımın ötesinde, tüm basmakalıpların gökyüzünü tarumar etmiş bir hâlde, dışımda-içimde-sağımda-solumda, her yerimdesin...

gül.

hiçlik uğruna yokluk ve varlıkla cebelleşiyorum... değer yoksunluğunu ve değer düşürme çabamı bir tarafa çekmişim; öte tarafta nesnel, maddî yoksunluk ve varsıllık tepinip duruyor... hiçliğin karşısına varlığı da yokluğu da koymuş, değer ile maddeyi birbirine kıyasıya çarpıyorum...

ama sen... gül.

gül, çünkü tek bir tebessüm kıvrıntın tüm gediklerimi doldurmaya muktedir... mukadder olduğu iddia edilip duran her şeye binaen...
gül, çünkü gül.

kokun, gölgeme bile sinmişken...
dokunuşun, aklımın tüm dayalı-döşeliliğini yakıp yıkarken...
bakışın, karalamalarımı ölesiye sevmenin caniliğine kiralarken...

gülümsememek olmaz.

gül.
çünkü gül.

üçgen çerçeveye kareler doldurmak budalalıktır... sana senin ötendekileri yuvarlamıyorum, kollarına taşıyamayacağın yükü bırakmıyorum... çünkü somurta somurta düşünerek kendisini evrenin en acı verici boşluklarına bırakması gereken benim, sense çiçekler aça aça gülmelisin...

gül.
hep.

26 Şubat 2010 Cuma

öl ölebildiğin kadar...

yolda, durduk yere, birine ya da birilerine toslarsınız; sinirli bir anınızda hiç tanımadığınız insanlara -yaşlısıyla, genciyle- küfredebilir, hatta fiziksel saldırıda bulunabilirsiniz.

her kıpırtıdan, yabancı herkesten tiksinmenin en kayda değer tarafıysa hiçbir yerde huzur bulamamanın iğneli tabutlarında bir sağa bir sola taşınıp durmak, sarsıldıkça daha çok ölmektir...

bu herkesten nefret etmektir...

öl ölebildiğin kadar, ey şiirlerin düşmanı, düşüncenin en içten feryat figancısı...

kavrulmak...

"hayatın acılarına uğramak" diye tabir etmiş sözlük... böylesi duygusal bir tanım beklemezdim açıkçası, her neyse... kısacası hayatın acılarına uğramaktır...
ve bana gelecek olursak -ki ben geliyorum, her ne kadar kendimden geçip uzaklaşmış olsam da...
uyuştum.
yıllarca sürünerek yaşayacağım. hıh deyip sola kayan tebessümümle azot tuzu fırlatacağım çevremdekilere... biliyorum, hep merak edecekler bu çocuk nedir, neyin nesidir diye... hiçbir şey öğrenemeyecekler bana dair, bir iki tecessüs edip boş verecekler daha sonra... sonra başkaları, sonra başkaları, sonra başkaları... en son ölüm.
gerisini de bilemem gayrı.

karalamalarımla kararttığım dünyamın en verimsiz topraklarından çiçeksiyişler bekledikçe hüsranın en katmerli türlerine kucak açıp kan ve çamurdan müteşekkil denizlerimde kıyısızlıklara doğru kulaç atacağım...

içimde bir şey var, seziyorum... apoptosisler imdadıma yetişemeyecek... o kadar eminim ki acele etmek istiyorum... bu sarsıntılı kafanın içine, alabileceği kadar şeyi alıp, onları, zaten dolup taşmış gönlümün zehriyle birlikte, tüm kainata kusmak istiyorum. yapabileceğim başka bir şey yok; kendi ölüm haberini alan hastanın secdelere kapanıvermesiyle eş değer bir şey bu, sorma gitsin...

ben en kısasından söyleyeyim meramımı: dünyanın ve kendimin ağzımıza tükürüp gideceğim.
idealim budur.

peh.

22 Şubat 2010 Pazartesi

pırasa kokusu...

yanaştı... yüzündeki tüm gülücüklerle... "gülücüklerle", çünkü o bir kez tebessüm ettiğinde dünyadaki, kainattaki tüm gülücükleri toplamış da serpiştiriyormuş gibi olurdu... yarattığı bütün mutluluklarla konardı yanaklarımın başlangıcıyla, dudaklarımın bitiminin kesiştiği yere... ve "git" demedikçe gitmez, yorulmaksızın beklerdi mutluluğumu ve kutsayışlarına karşılık olarak vereceğim şükranın nefesinde barınan zift demetini... çünkü ben... ben başkasını sunamazdım, benim teşekkürüm de karanlıktı, lanetim de... ben fayda yoksunu, sarı benizli, sigarası ağzında, vodkası bağrında ve düşleri ile çocukluğu kendi ayaklarının altında... bohem adam... benim her şeyim ya gölgeler altında eziledurur hâldeydi ya da gölgenin ta kendisi olacak kadar işlemişlerdi karanlığın içine... ve o. o tüm akça pakçalığıyla, tüm meleksiliği ve sarsıldıkça daha da berkinen narinliğiyle gözlerime ışıltıların en müşfik dağıtıcılarını bahşederdi...

kıskanmak hayvanî ve dahi robotik bir şey idi... herhangi bir duygulanımda olduğu gibi, "kıskanırken çıldırmak" hakimdi kranyumdan aorta ve kalp kapakçıklarından ayak tırnaklarına kadar... her zaman yağışlı, en iyi ihtimalle parçalı bulutlu havama, atmosferimi yerle yeksan edercesine değil, onu en içinden kavrayarak kaldırıp canını yaka yaka genişlettikçe -onun, yani dünyamın- özgürlüğe gebe olma ihtimalini artırarak
güneş'i getiriyordu ve getirirken kendisi güneşleşiyordu...

derken...

elinde bir pırasa sapıyla çıkageldi...

"ne güzel kokuyor, değil mi?"

ve evet...

muhteşemdi...

pırasa muhteşem kokar...
amin.

ıslak avurtları vardı onun... ve güneş idi...

yanaklarına dokunurdu gözyaşlarım
ve içerlerdi
hain düşüncelerime güler geçer
sanırdım ama içerleyip içlenirdi
içlenince güneşi arayıp
aradıkça bulamamaktan yoruladurduğunda
ısınmaktan cayar
kollarını boynuma dolayarak
and içerdi...

ellerimi durmaksızın
ve kimseden korkmaksızın
tutacağına...

yanaklarına dokunurdu gözyaşlarım
chopin prelûdları gibi hazin
ve johnson haykırışları gibi titrek, acıklı...

ellerimde nane şekerleriyle beklerdim
avuçlarıma değsin diye
sımsıcak, incelik dolu, narin dudakları
ve inlerdim... yüreğimi çentebildikçe...

delilere anlatılmaktan sıkılmazdı
zira kafaya pek takmazdı onları, olanları...
olup bitenle olamayacaklar arasında
gecenin gündüze olan aşkındaydı...
tan kızıllığındaydı silüeti...

gecenin gündüze olan aşkında
onların kovalamacasında
tan kızıllığındaydı...

birbirine hiç dokunamayanların şiddetli aşklarında...

jj cale


muhteşem blues adamı... sakin tarzı, etkileyici notalamalarıyla insanı kendinden geçirir. bu adamı yere uzanıp dinleyeceksin... ya da şöyle bir göl evi bulup uzatacaksın ayakları rüzgarın diline...

bak hayalini kurarken bile çarpılıyorum... her neyse, iyidir jj cale, hoştur; farklıdır, sakin ve karizmatiktir.

muddy waters...


mississippi bluescularından... hatta böyle demek onu çok sıradan kılabilir... chicago blues'u doğuran adamdır... bu da yeterli sayılmaz ama müzisyenler hakkında çok fazla karalamamak gerektiğine inanıyorum. adını, sanını duyurup birkaç da yorum yazdıktan sonra bırakacaksın.

yoksa efsununu kaçırırsın bu adamların...

ilk elektro gitar zamanında elektro çalan adamlardan biridir aynı zamanda... bunu da söylemem gerekiyordu...


gavur...

kökü, farsça "gabr" ( http://img716.imageshack.us/img716/7138/asdxt.png +) kelimesi olup "mecusi" ya da "zerdüştçü" anlamlarına gelen, fakat zamanla "kafir" ile karıştırılan bir kelime gavur... oysaki hiç alakası yok, görüldüğü üzre... tabii bir de "yaban" ve/veya "yabancı" olanı aşağılama eğilimimiz olduğu için, küfür olarak kullanılması da bayağı yaygın...

21 Şubat 2010 Pazar

deliler ve epilogsuzluklar-40

-likörlü ördek.
-likörlü ördek.
-sustunuz.
-hayırdır?
-gözüme bir şey kaçtı benim, ondan...
-ama gözün yok ki senin?
-olsun, gözüme kaçtı yine de.
-gözün mü olsun istiyorsun?
-hayır, bir şeyin gözüme kaçabilmesini...
-niçin?
-çok fazlası değil istediğim, sadece gözüme bir şey kaçsın; kâfi...
-saçmalıyorsun.
-efendim?
-saçmalıyorsun diyorum.
-ha, anladım tamam; affedersin, kulaklarım biraz zayıftır da...
-ama senin...
-tamam tamam, pekala, biliyorum...
-peki neden?
-çünkü, istiyorum.
-imkansızı mı?
-hayır imkanlıyı...
-ama bunlar imkansız şeyler.
-neyler?
-istediklerin...
-ne istediğimi nereden biliyorsun.
-söylüyorsun zira...
-nasıl inanabiliyorsun...
-neden inanmayayım?
-yanlış soru...
-neden?
-çünkü inanmanın "neden"i yoktur, inanmanın "niçin"i vardır.
-peki o zaman niçin inanmayayım?
-çünkü bir amacın yok. niçin'i sorguluyorsan bir amaçtan da bahsetmek zorundasın...
-bezen seninle uğraşmanın zordan ötede... imkansız olduğunu düşünüyorum.
-o zaman niçin uğraşıyorsun?
-sence uğraşıyor muyum?
-deniyorsun.
-sence deniyor muyum?
-uğraşmak için denemeye çalışmaya çalışıyorsun... ya da o türden gıcık bir şey işte...
-olacak.
-ne?
-korktuğun her şey gerçekleşecek...
-kahin mi oldun şimdi de!
-korktuğun her şey gerçekleşecek!
-benim korktuğum bir şey yok ki...
-var ve onlar gerçekleşecek...
-bastırdığım, sakladığım, kendi gözümden kaçsın diye uğraştığım şeyler var; evet, ama bunlardan korkmuyorum dostum.
-hayat ne güzel değil mi? ezikler, büzükler, aptal ve saptallar...
-ben daha ziyade insanlara gülmeyi seviyorum.
-ama sen insanlara gülmezsin ki?
-ama seviyorum.
-aynı mesele... tamam her neyse.
-saksağanlı çorba.
-saksağanlı çorba...

17 Şubat 2010 Çarşamba

delinin dedikleri-15

bazen...

dünyayla ilişiğin kesildiği an, gerçekten lazımdır...

gitmiş... gözlerin feri uçup giden mutlulukla oynaşıyor... gitmiş... takat, aşkın genzi yaka yaka çektirdiği boğulma acısıyla haşır neşir olmuşluğu yakalamakla düştüğü kötü arkadaş seçiminden ötürü yakmış başını ve güç kalmamış ki güç yettiresin güçsüzlüğüne...
söz geçirmen gereken tek kişi sen iken tüm dünyan çepellenivererek kendisini senin elinden kurtarmak istercesine kaçıyor senden ve sen, kendi dünyanın eksenini parmak uçlarına kalkarak, acı içinde yakalamak istiyorsun... derken... "ı ıh, nafile!"ler sarıp sarmalıyor zihninin her bir köşesini... hem de bucağına kadar kıskıvrak yakalayarak...

ve durduk yere intihar ediyor, aşkı sağından, solundan, dört bir yanından, elli bin yerinden bıçaklıyorsun... niye?
ve biri giriyor araya, duygusal derişmelerin ortaya çıkar çıkmaz sahneye fırlayan bir hayta, doğru söyleyen biri deli... ya da sen ne ad takarsan tak ona... işte o...

- kimse durduk yere intihar etmez! intiharın olduğu yerde cinnet vardır, müntehir canidir... her zaman.

hafifçe kafa sallayıp geçiyor, geçiştiriyor, devrik cümleler ve kaotik düşünüşlerinin içinde sere serpe uzanmış - yığılıp kalmış demek daha doğru olur - benliğini, avurtlarını yaka yaka inen gözyaşlarının sürümden kazanmacılığını yererek, seyre dalıyorsun... orada yığılı hâlde kalakalmışlığını izlemek tecavüze uğramak gibidir... kendi idamını uzaklardan, acı içinde, anın progresif tavrının bile farkında olmaksızın ve dünyanın tüm ıstırabını avuç içlerine sıkıştırıp göğsüne bastırarak orada tuttukça hem acıdan kıvranan hem de "ötekileri" kurtarmaktan ötürü duyulan esenliğin zevkine varan birinin yakan-soğukluğu ile izleyen biri olmak gibidir - ve dahi "işte bu" olmaktır...

- ben olsam açtığım yaraya işerdim... hem zalimce, hem de yaptıklarından daha kötü olduğu için vicdanı sındırmaya çalışanları, onların varlıklarını örterek, töskürtmene yardım eder.

ama varoluşunu, yani etkisini, evrenle yaptığı alışverişi engellemez... her neyse, konumuz o değil zaten, bırak da devam edeyim...

- konumuz ne?

sus.

kendi idamını izlemek... hem de nâfiz'in ta kendisi sensin... infazın monopolü sende... her şey sensin... asan, astıran, asılan, asılana acıyan, acıyanı asan, asanı kesen vesaire... tüm paradoks ve antinomilerinle... sen, `sensin!`

- niye gittin?

neyden, nereden, kimden?

- kendinden.

sus.

- kaçmayı yerden yere vuran sen, kaçıyor musun?

sus. evet, kaçıyordum. sen söylemiyor musun kendimden kaçtığımı?

- kendinden gittiğini söylüyorum, kendinden hiç kaçmadın, kaçmıyorsun, kaçmazsın... sen, benden kaçıyorsun.

sen?

- senin tutsaklığın.

sus o zaman, hürriyetimle sevişeceğim biraz... izin ver.

...

aslında gündüzleri de severdim, hatta belki geceleri sevdiğimden de çok; lâkin bir şeyler, ufak tefek şeyler hem de, hail oluyordu... meleği şeytandan daha yeğ görmeme de, gündüzü tercih etmeme de, somurtmayı güleçliğe tercih etmememe de... hail oluyordu...

her bir düşüncem `hış'a` idi...
beni gebertip kendilerini kurtarıyorlardı...
biri demişti... 'biri' dememe bakılmaya, 'biri' olmanın da ötesinde idi:

- sen kaybedeceksin.

kaybı bile kaybettikten sonra neyi kaybedebilirdim oysa?

beylik laflar ve tantana...

hayat da bundan ibaret.

inanmadın mı?
öyle düşünmüyor musun?
çok daha ötesinin olduğunu mu düşünüyorsun?

iyi ediyorsun.
ben de...

13 Şubat 2010 Cumartesi

deliler ve epilogsuzluklar-39

- gelmedik mi daha?
- hayır, biraz daha var.
- peki ya mandalina?
- ne münasebet?
- bence siyah daha bi' yakıştı.
- hı?
- diyeceğim o ki...
- ne?
- o işte?
- deli!
- hadi oradan...
- ne biliyor musun?
- ne?
- tamamı soğuyuştur...
- hayatın mı?
- evet...

9 Şubat 2010 Salı

soğuyuş üstüne

insanlar gözlerime hınçla bakıyorlar, çoğu zaman... ya da ben düşman-sever'im, öyle hissetmeye mecbur olduğum için öyle hissediyorum. önemli olan da budur zaten... bana kendimi kötü hissettirdikten sonra gelsin tanrı katından melaikeyi avradım eylesin isterse... çok da umrumda! kimse gelip de bana ne kıyak adam olduğumu söyleyerek kolunu omzuma mıhlarcasına ve hiç imtina etmeden bırakıp gidemedi, gidemeyecek. bunun neresi kötü? eli omzumda fakat kendisi benden yedi yüz deniz mili ötede olan bir adamı ben neyleyim?.. sen neylersen eyle, ona da karışmam hani, o derecede de saygılıyım-dır.(bu -dır'a da hastayım`dır`... [hastayım'a da hastayım...])

insan en sevmediği, en tiksindiği, en uzak olduğu özellik ve tarzların mümessillerine imreniyor bazen; içinde hiç şeytani bir öğe bulundurmayan, dupduru, sevecen bir espri öbeğini, yumuşacık edasıyla servis ettikten sonra omzuna raptiyelenmiş kolların en seçkinlerini toplayıp gırla kalp deseni imal eden tatlı adamlar ne denli ütopik gelmiştir, zaman zaman, bu huysuza...

-----
lâkin yevm-i nevm idi ve bu serkeş, el-ense'ye nefesini peşkeş çekmekteydi...
-----

daimi bir huzursuzluk içinde yaşamak kolay değildir, zaten böyle yaşamaya çalışmış olanlar ya delirmiştir ya da müntehirdir; ama hafızanızı doğumunuza en yakın ana kadar esnetip yaşamınızı kolaçan ettiğinizde "huzuru kaçmışlığın" ya da "huzuru hiç bulamamışlığın" nefesini ensenize ilişik hâlde görüp durmayı öteleyemiyorsanız, yaşama şansınız, kanıksamışlığınızın sponsorluğundan ötürü, daha yüksektir ve zaten düşüncenin yapıtaşı düşünme edimi değil huzursuz olma hâlidir; fakat konumuz bu değil, o sebeple bu bahsi burada gırtlaklıyorum.

arkadaşsızlık, rağbet görmeyen sporlara rağbet göstermedeki ısrarcılık, çevrendeki hiç kimsenin dinlemediği şeyleri dinledikçe ölürcesine zevk alma durumu, tek başına çıkılan gezintiler, soyut zekânın sosyal zekâ üstündeki kolonist tutumu ve sair tuhaflıklar yalnızlığı "bi' bok" sanan insanların egolarının ağzına kaşık kaşık lokma tepebilmek için başvurdukları ilk kaynaklardandır...

ama işin ve işlerin aslı daima farklıdır...

-----
notalar hiçbir şey söylemiyor, onlar bu kadar küçültülmemeli; notalar, sanılanın aksine, söylenmiş ya da söylenebilecek olanları gizliyor; yoksa bu kadar saygı değer olamazlardı...
-----

yaşamak, egzistansiyalistçe bakınca, "her şey" idi ama kişinin kendi kişiliğine verdiği değeri göz ardı etmeksizin baktığımızda "hiçbir şey" bile olabilirdi... o yüzden "ehemmiyet arz etmiyordu talep etmediklerim"...
ve talibi olmadıklarım yüzünden de pek hırpalanmışlığım yoktur dersem yalan söylemiş olmamaktan uzaklaşmamış olmamış olurum...
tamam, konu bu değil.

marcel proust kurmaya çekindiğim dünyanın kurulabilirliğini, gözü bir kenara bırakalım zihnime soka soka, gösteriyordu ve blues stresi hem emmekte, hem de yaratmaktaydı. kant helezonik bir hipnozla bütün hipnozları altüst edebilmeye mukadderdi ama cesareti yoktu -veya sürer durum ile arayı bozmak niyetinde değildi, nietzsche verdiği tüm güveni çekip alıvererek muazzam bir boşluk hissi oluşturuyordu ve sartre, gerçekten bulandırmaktaydı... saussere...

-----
nearly all institutions, it might be said, are based on signs, but these signs do not directly evoke things.
-----

problem de buradaydı zaten...
gösteren ile gösterilenin (gösterge) bir imleme'ye ve anlama sahip olması lâkin göndergedeki tatmin etme problemi...
sözün kısası, şöyle anlatılmalı:
yağmur yağar, yağmurlu ya da sonbahar temalı bir film açıp sigaranızı-kahvenizi elinize alırsınız, eviniz orta düzey bir intizama iye ya da hiç olmadı gebedir ve azot tuzunun çözünüp karıştığı nefesini hafifçe açtığı dudaklarından yüzünüze serpen pencerenizin de keyfi yerindedir... siz dünyadan kopmuşken kapı çalar ve laubali bir arkadaşınız, dünyanın tüm gerçekliğini odalarınıza doldura doldura içeri girip -örneğin- açtığınız filmin bir hasılatı, oynayanların bir ücreti ve filmin bir "kamera arkası alemi" olduğunu acımasızca anımsatınca maddeye kendinizce yüklediğiniz tüm mânâlar bütünü çöküverir...

bitti.
hiç.
hiç oldu her şey.
keşke yok olsaydı değil mi?
çünkü...
yokluk ve hiçlik birbirlerinden ayrı şeyler... biri bir varoluşun herhangi bir etki gösteremeyecek hâle gelmiş olmasıyken (yokluk) öteki var olan bir şeyin değer yoksunluğudur.
değer verdiklerim, değer yoksunu olacaklarına yok olmalılar.

ve öldürmek lazımdı... soruları... yoksa yanıtlar hiçbir zaman göstermeyeceklerdi kendilerini...
ve ölmek lazımdı, kısım kısım... sorulardan müteşekkilsen tavsayıp duran bir intihar süreci yaratmak için uğraşacaksın, başka çaren yok...
demiştim, yine demeliyim:

`hadi ölelim`...

"yok, olmaz" diyorsan ve "ben onlardanım!" derken...
carpe diemcigiller'i anıştırıyorsan...
sen bile bunu yapacaksın!
hatta asıl sen bunu yapacaksın!

yani?
yani?
yani?

sus tamam.

`ölmeyi bileceksin`.

ancak, yaşamayı bilmekten çok daha çetin bir iştir.
bil.

soğukluk mu?

hâlâ sorar mısın?

-----
ve ellerinizde saklıyordum ışığı ben,
gökyüzü yeterince karardığında...
maskelerinizi indirip ellerinize umudu bırakıvermiştim.
sessiz sessiz...
ölümü koklamışçasına ürpermiş, irkilmiş bir hâl ile...
sonra gölge'nin, ışığa olan aşkını buldum.
bir kedi miyavlamasında...
ben...
artık ışık olmadan var olamıyordum...
ve.
siz.
saire idiniz...
-----

hâlâ sorar mısın?